21 Kasım 2011 Pazartesi

Veda - Murat Naroğlu

“haydi dedim yüreğim,

gidelim bu şehirden…”

Merhaba,

An itibariyle, radikal bir kararın perde arkasını okumaya başlamış bulunuyorsun. Bu bir bitiş ve başlangıç; ayrılık ve kavuşma. Yani tastamam diyalektik. Makas değiştiren trenin dümenindeki şahıs ile sana hitap eden kişi aynı; ben, Murat Naroğlu. Gerçeklerin bir kısmıyla bir an önce yüzleşmen için söyleyeyim; gidiyorum. 25 yaşındayım. Memleketin kalburüstü olarak kabul edilen üniversitelerinden birinden, bilgisayar mühendisi diplomasıyla mezun oldum. İşsizlik ile boğuşmak zorunda kalmadan, uluslararası bir bankanın genel müdürlüğünde, proje yöneticisi olarak çalışmaya başladım. Daha niteliklisi her zaman için olabilirse de, mevcut iş koşulları ve arkadaş ortamı yeterince iyiydi. İstanbul’u yaşamak imkânı ellerimdeydi ve ev arkadaşımla kurduğumuz düzen, özellikle değerliydi. Tiyatro, sinema, panel, konferans, dost sofraları, geziler, vs. Genel toplumsal şartlar ve kriterler dikkate alındığında, arzulanacak bir hayatın bileşenleri olarak nitelendirilirdi tüm bunlar. Gitmek için, aklımdan zorumun olması veya ayaklarımın yere basmaması gerekirdi.

Değerlendirme gerçekçi ve mantıklı görünüyor. Hadi o meşhur ve klişe benzetmeyi biz de kullanalım. Ekmek, aslanın midesine inmişken; sahip olunanın değerini bilmek ve mevcut konumu muhafaza etmek daha doğruydu. İyi bir eğitim ve iş sürecini takiben, akıllı bir evlilik yapılmalı, sonra da kariyer basamakları çıkılmalıydı. Düşük faizli bir kredi çekilmeli; ev ve araba sahibi olunmalıydı. Yılda bir veya iki defa tatile gidilmeli, mutlu emeklilik düşleri kurularak, o günler geldiğinde torunlar sevilmeliydi. Yaşama elveda denildiğinde de, yeryüzündeki sorumlulukları yerine getirmiş olmanın huzuru okunmalıydı yorgun gözlerde.

Eh, kuşkusuz ki hepsi uygulanabilir hedefler ve planlar, bunun örneklerini sıkça görebiliriz. Belki bir kısmını ben de yaparım, bilinmez; ama canımı sıkan bir şeyler var. Değil mi ki mevcut toplum, bizden istenenlerle bizim isteklerimizin savaşlarına sahne oluyor her gün ve mütemadiyen üzüntüyle kabulleniyoruz görevleri; canım nasıl sıkılmasın? Üstelik tutkularım -neler olduğunu açıklayacağım- artık “sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata” diyecek noktaya getirmişse beni; vazifeler, gerçekçilik ve mantık perdeleri arkasına saklanmış hediye paketleri dışında kaybedilecek tek bir şey bile kalmamışsa, “yolcudur Abbas, bağlasan durmaz.”

Hızlı yaşıyorsun ve alışkanlıklar, kabullenilmiş yargılar ile kararlar alıyorsun. Sakin bir yaz akşamı, şöyle şirin bir kasabada düşünürken -ki pek yap(a)mıyorsun bunu- eminim seni sarmış olan ağların, üzerindeki gücüne şaşırıyorsundur. Zihnin, neden ve niçinli pek çok soru üretiyor böyle anlarda; ve sen bir an önce kovmaya çalışıyorsun tüm bunları. Çünkü doğru cevapları verdikçe, nice anlamsız teslimiyetler içerisinde bulunduğunu fark edeceğini biliyorsun. Anlama ve kavrama sürecin derinleştikçe, mevcut bireysel ve toplumsal sıkıntılarının kaynağı ortaya çıkıyor; aşılması gerekenin kapitalist çalışma düzeni ve ücretli emek sistemi olduğunu görüyorsun. Ahtapotun kolları arasındasın ve hareket edemiyorsun, bir yanın sana, mücadeleyi fısıldasa da.

Biraz analiz yapalım beraberce. Doğanın bir parçası ve ürünü olan insan; emek kullanımı, alet yapımı, beyin-dil-bilinç gelişimi gibi faktörlerle beraber kendine ve çevresine müdahalede bulunmaya başladı. Madenleri işlemeyi, tarımı ve hayvancılığı öğrendi; farklı sosyo-ekonomik formasyonlar altından geçerek bugünün kapitalist toplumuna, büyük sanayi ve yüksek teknolojiye ulaştı. Her üretim biçimiyle beraber yeni bir dağıtım-bölüşüm yapısı işlemeye devam etti ve buna bağlı olarak çalışma düzeni/programı değişti. Fabrikalar ve devasa toplumsal üretim, kapitalizmin iktisadi zaferini kesinleştirdi. Taylorizm/Fordizm/esnek üretim aracılığıyla çalışma hayatı en ince ayrıntılarına kadar programlanır oldu. “9-6 yollarında, bir zincir boğazımda” diyecek nefesi bile kalmadı insanların, her gün daha fazla üretim ve tüketim hedefiyle bir yarışa koşuldu her biri. Sorunun eksik tüketim değil de, aşırı üretim olduğu saptandı ustalar tarafından ve bu temelde gerçekleşen krizler girdabına sokuldu yaşamlar. Sonuç, kişinin kendine yabancılaşmasıydı. Yaşamak için işgücünü satma zorunluluğu ve “ücretli kölelik”, bireyi, potansiyelleri doğrultusunda kendini gerçekleştirmekten uzaklaştırıp, günün kriterlerine ayak uydurmaya zorladı. “Tembellik hakkı” yitirildi, uykular azaldı, sinirler gerildi gündelik yaşamda. Koşar adım geçilen meydanlarda, 8 saatlik işgünü için hayatını vermiş olanların kan izleri görülmedi bile. Yabancı bir dil, o dilde şiir okumanın tadına varabilmekte değil, daha “iyi” bir iş bulabilmekte; bilgisayar teknolojisi, çalışma saatlerinin azaltılması ve mekanik işlerin otomasyonunda değil, kitlelerin denetiminde; robotlar, çöp toplanması gibi, insanların artık uzak durması gereken alanlarda değil, savaş yöntemlerinin çeşitlendirilmesinde kullanıldı. Rahatlıkla uzatılabilir bu örnekler. Sonuç olarak kullanım-değerinin önüne değişim-değeri geçti ve hemen her şeyin özü, “serbest pazar”a kurban edildi. İşte tüm bunlara karşı bilimsel bir mücadele yürütme isteği, tutkularımla birleşti; araştırmak ve yazmak istiyordum, ki nihayetinde gitmeye karar verdim.

Peki nereye? Şimdikinden çok daha fazla serbest zaman bulabileceğim; doğayla iç içe yaşayıp, yollarda takılıp kalmayacağım; sakince düşünüp, “doğa bilimleri ve yöntem” üzerine güçlü bir şekilde yazabileceğim bir yere: memleketime, Pertek’e. “Yadsımanın yadsınması”dır bu. Lise mezunu olarak bıraktığım odama geri dönüyorum, yıllar önceki irademe, bilinçli eylem katarak. Belki aynı yasa aracılığıyla, İstanbul da bir gün tekrar ağırlar beni. Ne “Into the Wild” filmindeki delikanlıyım ne de sonu intiharla biten Martin Eden. Hele Sonya’yı bulup da yeniden ayağa kalkan Raskolnikov hiç değil. Bir münzevi de olmayacağım kuşkusuz. Yaşamın ve onu değiştirme mücadelesinin içinde yer alan Ernst olarak yeniden görmek isterim Boğaz’ı. Belki bir panelde, belki bir vapur sohbetinde buluşuruz dostlarla. Eski günleri yâd ederiz elbette; ama gün ve gelecek kuşkusuz daha önemlidir seyir defterimizde.

Sen, sevgili okuyucu! Bil ki, bu döngüden çıkılması tarihsel bir zorunluluktur. Özümüz ve sözümüz bir, sözlerimiz tarihsel gerçeklerle ve olgularla doludur. Üretici güçlerin ve doğa bilimlerinin gelişmişlik seviyesi, daha yüz yılı aşkın bir zaman öncesinde, hem felsefeye son vermiş hem de 'herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre' toplumunun zeminini hazırlamıştı. O toplumdur ki, seni, unutmaya yüz tuttuğun insancıllığınla tekrar buluşturacak; içerisinde takılı kaldığın ağlardan çekip alacaktır. Ben yola çıkıyorum, seni de bu büyük yürüyüşte görmek isterim.

Yeryüzü, insanlık ve kendim için; giderim, gitmeliyim…