Dersim'e (Mameki) dair; şanlı mı gerici mi?
Başlarken şunu belirteyim, bir Dersimli olarak niyetim, gerçeğin peşinde koşmaktır... Kışkırtıcı bir yazı olması dileğiyle, iyi okumalar...
İsyan mı direniş mi? Şanlı Kürt-Alevi direnişi mi yoksa gerici feodal ayaklanma mı? Görünen ile gerçeği ayırt etmek için bilim gerekliyse, bilimin kullandığı yöntem nedir? Bence tarihsel polyalektik materyalizm; yani hem diyalektiği aşan hem de sınıfsal bakışı içeren bir anahtar. Öte taraftan söz konusu Kürt meselesi olunca, konunun sınıfsal yanından ziyade devletin resmi ideolojisi ve milliyetçilik başattır diyerek konuya bir başka açıdan yaklaşan ve “ille de sınıf” ve iktisadi altyapı diyenleri inceden eleştirenler de mevcuttur. Elbette ki mekanik determinizme düşmeden, kolaycılığa kaçmadan, her şeyi sınıfsal altyapıya bağlayıp din, millet, devlet, psikoloji, vb. şeyleri göz ardı etmeden inceleme yapmak gerekir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki; Türkiye'deki Kürt Sorunu şişirilmiş bir meseledir, hele hele 1970'lerde... Hüseyin Cevahir'in http://devrimcidinamik.blogspot.com/2009/06/dogu-raporu-huseyin-cevahir.html adresindeki "Doğu Raporu" ufuk açıcıdır, Nizip köylülerinin mücadelesi de... Sınıfsal bir bilince sahip zeki bir burjuva yönetimi, demokratik talepleri ile sistemi sarsabilecek bir Kürt emekçi hareketinin siyasal örgütlenişinden ziyade; şiddet ve silahlı mücadele eksenli, istihbarat örgütleri tarafından kolayca kullanılabilecek ve Kürt emekçilerinin mücadelesinin önüne geçebilecek, liberal bir ilke olan "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı"nı kullanacak bir örgütü yeğ tutar ve bunu kullanır. Bu sorunu kaşır, alevlendirir ve söndürür. Dolayısıyla mesele bir kez daha sınıfsaldır. Kürtçe'yi savunan bir feodal bey, kapitalist ya da işçi, ihtiyaca göre yaşar veya yaşatılır. Buna karar verecek olan da burjuvazinin dönemsel taktiğidir. Peki her yerde sınıf ve devrim diyenler Dersim tahlillerinde neden böylesine bir aymazlık içerisindeler? Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Sinanköy'de feodal ağalara direnen köylülerin mücadelesi ile 1930'lu yılların Dersim'i arasında bir bağlantı kurabilenler için her şey açıktır.
1930'lu yıllarda Dersimliler'in asker ve vergi vermiyor oluşları bir olgudur; fakat olayın özü nedir? Katliamcı bir devletin kurallarına uymamak mı yoksa sınıfsal değişime direnen feodal unsurların, gençleri kendi silahlı birliklerinde kullanıp köylünün vergi olarak alınan parasına el koymak mı?
Gazeteci Naşit Haleki'nin (veya Naşit Hakkı belki de Naşit Uluğ, mesleği kimi kaynaklarda farklı) "Tunceli Medeniyete Açılıyor" isimli eserinde yazdığı "Halkı esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında, bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu." cümlesinin gerçekliği üzerinde ne kadar düşündük? 1925'te, şeriat hukukuna göre alınan ve feodallerin çıkar sağladıkları Öşür (Aşar) Vergisi'nin kaldırılması ile Dersim olayları arasında bir etkileşim yok mudur? Bu feodal yapının tasfiye edilmiş olması; Alevilik ile beraber, bugünkü Dersim'in o övünülen yüksek değerlere sahip oluşunun en temel dayanağı olamaz mı? Yani Dersim'i, feodalitenin hakim olduğu diğer bölgelerden ayıran en temel özellik, bir üstyapı kurumu olan Alevilik'ten öte (bunu inkâr etmeden, daha gerilere gidersek Hitit, Ermeni, Hatti kültürü, vs.) altyapının değişimi, feodalitenin tasfiyesi olamaz mı? Seyit Rıza ve diğerleri bir kahraman mı yoksa tarihsel olarak geri bir sınıfsal iktidarın ve üretim biçiminin temsilcileri mi?
Devrimci kesime soralım; bir devrimci partinin de ilk yapacağı işlerden biri, bu ülkedeki aşiret yapısını ve feodalizmi tasfiye hareketine - kanlı da olsa- girişmek olmayacak mı? Kemalist kadro, bu tasfiye hareketini tüm Doğu'ya yay(a)mamış olması ve sosyalist yöne çevirmemesi konusununda suçlanamaz; çünkü kendi sınıfsal bakışları ve ihtiyaçları, mevcut güç dengeleri, vs. farklıydı. Aşiretlerin liderlerinin asılması ve mülklerinin devlete aktarılmasını incelerken ya yoksul köylü düşmanlığı yapıp onların emeğine el koyanlar için yas tutacağız ya da bu bir tarihsel zorunluluktur, burjuvazinin devrimci rollerinden bir tanesidir deyip nesnel gerçekleri ele alacağız... Sürekli olarak ölüm ve sürgün hikâyelerini okuyanların zihinleri ister istemez acıma sınırlarıya çevriliyor, oysa bu tür her olayda olduğu gibi neden ve niçin sorusunun cevabı sınıfsal davranışlarda aranmıyor... Çok çok din ve ırk meselesine gelip daha ileri gidemeyen insanlarımız ve sözüm ona araştırmacılarımız var... Dersim üzerine o kadar yazı, makale, kitap, belge, vs. inceledim; istisnalar haricinde ne gariptir bir türlü feodalizm meselesine rastlayamadım. İlginç bir rapor için bakınız:
http://devrimcidinamik.blogspot.com/2009/11/yeni-bir-kurt-ayaklanmas-rasim-davaz.html
Kısa bir tarihsel değerlendirme yaparsak, M. Kemal'in ölümünün ardından başlayan II. Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşı ve devamında, 1946'da Türkiye'nin ABD'ye teslim oluşu. 1950'de DP hükümeti, 27 Mayıs darbesine rağmen Kemalistler'in direksiyonu ele alamamaları ve Kemalist değil NATO adamı olan Ecevit'in dönemi. Doğal olarak feodalitenin tasfiyesinin tamamlanamaması ve Kemalist milli demokratik devrimin, tarihi belirleme trenini kaçırması... 1919-22 arasında KURTULUŞ değil İSTİKLAL-BAĞIMSIZLIK savaşı veren ülkede, sırf İSLAMİ NEDENLERDEN dolayı pek çok Doğulu toprak ağası ve din tüccarı Kemalistler'e destek verip Meclis'te temsil edildiler. Daha sonra Cumhuriyet'in ilanı işin rengini değiştirdi; ancak şunu da göz ardı etmeyelim; 1400 yıllık bir sistemi, ayrıca üstyapı kurumu olarak dini yıkmak bir gecenin işi değildi.
1915'te Ermeniler'in tenkil ve tehcirinde Hamidiye Alayları, İttihat Terakki'nin örgüt üyeleri (mütegallibe), Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı para-militer Kürt eşkıyası sonuçta büyük bir toprak, mal ve para rantına el koydu. Kürt ağalarının Ermeni köylerini bastıkları; erkekleri katlettikten sonra kadınları ve çocukları alıp götürdükleri ve çocukların öksüz kaldığı; güzel kadınların ağaların haremine dahil edildiği, diğerlerinin Araplara satıldığı bölge halkı tarafından çok iyi bilinmektedir; ama resmi tarihte yer almaz çünkü tarihi hâlâ onlar yazıyor... Bundan başka İttihat ve Terakki ile devamlı bir gizli savaş halinde olan M. Kemal, 1915 olaylarına karışanları şu veya bu bahane ile astırmıştır. Örnek olsun, İzmir Suikasti'nin yarattığı ortamdan yararlanılarak, adı suikaste hiç karışmamış; ama 1915'te yaşananlardan dolayı tenkil ile suçlananlardan asılanlar vardır. Ne ki Mustafa Suphiler'i katledenler de İttihatçılar'ın Karadeniz bölgesi para-militer eşkıyası idi... Bundan başka, konuyla bağlantılı olarak (Dersim ve Kürt meselesi) kısaca “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” (UKKTH) ilkesine de değinmekte fayda var. Sovyetler Birliği'nin UKKTH ilkesini savunması ciddi tartışmaları getirmiştir ve bu duruma muhalefet eden çok önemli Parti üyeleri vardır ve nitekim tarih onları haklı çıkarmıştır. Lenin'in bu ilkeyi başlarda savunuyor olması haklı olduğu anlamına gelmez, sonradan oluşan fikir değişikliklerinin yok sayılmasını gerektirmez. SSCB ve UKTTH ilişkisine fazla giremeyeceğim; ancak fazlasıyla önemli ve ders vericidir. Bu konuda Finlandiya'nın bağımsızlığı meselesinde daha ilk deneyime giriştikleri esnada bile Buharin ve Dzerjinski gibi Bolşevikler tutarlı eleştirilerde bulunmuşlardır. Şimdilik geçelim...
Tekrar bugüne dönersek, bir yandan da olaylara sahip çıkan medyanın, 'sivil darbeci' kesimin sözcüleri, Türkiye'deki psikolojik operasyonun parçaları olması garip değil mi? Genel sürecin piyonlarından DTP'nin de yukardan emirlerle Dersimliler'i sahiplenme ve onlar nezdinde itibar kazanma çabası sizlerin de gözüne çarpmıştır... Onur Öymen yaptığı açıklamalarıyla 'sivil darbeci' psikolojik harekâta katkıda bulunmuştur ve hem bu sözlerinin etkisinde gelişen olaylar hem de daha önceki ilişkileri, üyesi olduğu gruplar, vs. bizim bu konudaki şüphelerimizi doğrular mahiyettedir. Bu psikolojik harekâta ne yazık ki saygı duyduğumuz kimi araştırmacı-yazarlar da ister istemez katkı sunmaktadırlar. Tarihin ve sosyolojinin üzerinde ciddi oyunlar oynadığı ulus, millet, halk, vb. kavramları üzerinde, iktisadi altyapıyı unutarak sürekli dolaşırsanız bu kavramlar ayağınıza yapışır ve yönünüzü belirlemeye başlar; sizi, dönüşümleri anlamaktan uzaklaştırır. Hem İsmail Beşikçi hem de Fikret Başkaya Taraf gazetesine röportaj vermişlerdir. 'Sivil darbeci' psikolojik savaşın bu topraklardaki en önemli unsurlarından olan böyle bir gazeteye çıkmanın gerekçesi olamaz. STK'lar hakkında bunca yazıp çizen Fikret hocanın, Temel Demirer ile Türkiye Küçük Millet Meclisi etkinliklerinde boy göstermesi kabul edilemez. Kürt meselesi yöntem olarak yanlış ele alınmaya başlanınca böyle saplanır kalırsınız, birikiminiz ne olursa olsun. Bu utanç verici bir şeydir, TKMM ile ilgili çalışmalara bakmak isteyenler için:
http://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-kucuk-millet-meclisi-o-c-ler-is-basinda-t23067.html
http://www.antenna-tr.org/sites.aspx?SiteID=29
Bu etkinliklerde ismi geçen kurumların benzerlerinin (emperyal-zion ağındakilerin) faaliyetleri için Halid Özkul'un "Gizli Ordular - RT - CFR - BG - TC" isimli eserine bakılabilir. Teorik yetkinliği olanlar için bence her şey açıktır, sadece haberleri bile okumak yeterlidir. Özgürlük savunuculuğunda sınır diye bir şey vardır, liberalizmin sularında dolaşamayız. Ben "Mutlak özgürlük" savunucusu değilim, zaten mutlaklık idealizmdir. Ve "Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler" isimli kitabın editörlüğünü yapıp "barış", "demokrasi", "insan hakları", "kalkınma", vb. kavramları net olarak açıklamış bir isim, Fikret Başkaya, Beşikçi gibi aynı teorik hataya düşmektedir; üstyapının iplerini altyapıdan kopacak kadar gevşetirseniz uçurumdan yuvarlanırsınız. “Doğu Anadolu'nun Düzeni” isimli eseri yazan Beşikçi, siyasal ekonomiyi (veya ekonomi-politik) unutmuş görünmektedir.
Demem o ki, inadına “resmi ideoloji” diyerek üstyapıda boğulmak yerine biraz daha bütünlüklü bakabilsek, geçmişi nesnel gerçeklik içinde değerlendirip ideolojiyi bir kenara bıraksak... Maddi gerçeklikten doğan ve fakat sonrasında zihnimizde bağımsız bir varlık gibi dolaşan fikirlere saplanmasak yani ideolojiden, Engels'in deyimiyle “yanlış bilinç”ten kurtulabilsek... Feodal ağıt yakma kültüründen sıyrılıp bilimsel inceleme yapsak... Coşku-duygu-iradenin önüne akıl-bilgi-bilinç'i geçirsek daha doğru olmaz mı? Ortaya sorular attım, buyrun bakalım...
Notlar:
Fikirleriyle yazıya katkı sunanlara teşekkürler...
Murat Naroğlu
23.11.2009
Notlar:
Faik Bulut, Dersim Raporları: “Dersim isyanı neden mi başladı? Anlatayım: Bu bölge yüzyıllarca bağımsız ve kendi başına yaşadı. Kendi kanunları geçerliydi. Bunlar gerek Dersim’deki acımasız hayatın dayattığı gerek aşiretlerin kendi aralarında koydukları yasa ve kurallardı. Kendi içine kapalı bir alandı. Kaçaklar ve kaçakçılar ala-nıydı Dersim. Örneğin Bingöl, Kemah, Erzincan, Elazığ ve Malatya’da şu bilinen eşkıyalık işlerine bulaşanlar, yani şunu bunu talan edip kanun kaçağı durumuna düşenler, gelir Dersim’e sığınırlardı.” (s. 284-285)
Feodal niteliğini öne çıkarıp sınıfsal özünü boşaltarak Dersim meselesini kahramanlaştırmaktan, devrimci roller çıkarmaya çalışmaktan, ille de Kürt-Alevi veya herhangi biri olarak nitelendirmekten vazgeçelim artık. Şeyh Sait ve Seyit Rıza önderliğinde yaşananları, o dönemin iç ve dış koşullarını göz ardı etmeden inceleyelim. Kıyımlardaki caniliği eleştiriyoruz elbet; fakat olayları insan hakları boyutunda değerlendirmekle yetinemeyiz. Feodal ağaların özgürlük savaşçıları olarak gösterilmesi utanç vericidir. Bunu da bir Dersimli olarak söylüyorum. Kürt derebeylerinin nasıl palazlandırıldığına ise burada girmeyelim. Hele Sünni-Şafii Kürtler ayrı bir inceleme konusudur. Ekonomik sorunları bir kenarak bırakarak olayları milli meselelere yönlendirmek ve kışkırtmak, burjuvazinin işine gelir, bu kadar basittir. Yazıda açıkladık. Ayrıca anadilde eğitim ile anadilde eğitim alma özgürlüğü farklıdır. Bir devletin bir tane resmi dili olur; ama anadilde eğitimin yapılmasını garanti eder, kendisi yapmaz, yapanın korumasını sağlar.
Tarihsel, dilsel, dinsel, etnik konular üzerine bu kadar ciddi araştırma yapılması gerekirken ve uluslaşma süreci bu kadar çetrefilliyken, bol keseden atmanın hiçbir yararı yoktur.
Yazdık, yazmaya da devam edeceğiz. Doğu ve Güneydoğu'da feodalizm ve yer yer kalıntılarının tasfiyesi için bütünlüklü bir mücadele yürütülmüş olsaydı, bugün Türkiye devrimci hareketi çok daha güçlü olur, milletler meselesi böylesine çığrından çıkıp devrimci mücadeleyi engellemezdi. Kürt milliyetçiliğinin kaynağı da hep toprak sahibi sınıfa çıkar. Devrimcilerimiz Türkler için, “Efendim, burjuvazi milliyetçiliği kullanıp sınıf bilincinin oluşmasını engelliyor” derler; ama nedense aynı şeyi Kürtler için dile getirmezler. Neden? E çünkü onlar ezilen sınıf!!! Bak hele... Bırakın şu romantikliği ve popülistliği, bizi eleştirirken kapitalist emperyalizm ile aynı dili konuştuğunuzun farkında değilsiniz. Sosyalizmin özü birleştirici ve bütünleştiricidir, ulus sorununda da böyledir bu. Kürt meselesinde de böyledir, işin özü sınıfsaldır, Kürtler'i özel bir toplum olarak nitelendirmenin anlamı yok. İngilizler ve Kürtler'in ilişkileri, İngiltere'nin Musul sorunu ve Lozan sırasında Kemalistler ile sürtüşmeleri ve memlekete yansımaları ortadadır. Şeyh Sait de ağadır, Dersim liderleri de... Kürtçülük yapmayalım lütfen... Mümkünse Alevicilik'e de karşı duralım...
Dersimli Baytar Nuri ve Alişer'in Kürdistan hayali olduğu bilinmektedir, bunların Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkileri de vardır. Seyit Rıza'nın da bu yola sevkedilmiş olması muhtemeldir. İngilizler'e yazdığı mektup iyi analiz edilmelidir.
“Dersim olaylarında; isyan edenlerin hiçbirisinin Alevilik adına talepte bulunmadıklarını belgeler ortaya koyuyor. Tam aksine daha 1926'da Vali Ali Cemal; 'Dersim'e okullar yapalım, burada Alevilik temelinde dersler okutalım!' dediğinde başta Seyit Rıza olmak üzere bölgenin Kürtçüleri bu isteğe karşı çıkmışlardır.” Rıza Zelyut
“Dolayısıyla bir sosyalist için, -konumuz kapsamındaki- Kürt toplumunun etnik kökenine saygılı olmak,bireysel,insani ve demokratik haklarını savunmak kaçınılmazdır…Peki bunun bir sınırı yok mudur?..Elbette vardır,bu toplulukların her biri bünyeden ayrılıp habis ur gibi bedene ölümcül zararlar verinceye kadar…Hak talepleri ayrılıkçılık noktasına ulaşıp,emperyalizmin aleti olmaya başlayınca kadar…Batı’nın “böl-parçala-yönet ”politikalarıyla bütünleşinceye kadar...” Vakur Kayador
“M. Kemal'in yaptıklarını çok çok iyi biliyoruz, bu konuda külliyat okuduk neredeyse, hatta memleketteki çok az insanın biliyor olduğu gerçekleri sağlam kaynaklardan öğrenmiş olduğumu da belirteyim, bu kadar iddialıyım... M. Kemal'in kendi sınıfsal duruşuna göre burjuva inkılapçısı olduğunu söylüyorum, bu tespiti örneklendirmeye gerek yok artık. Evet pragmatiktir, kendi düşüncesine göre bir devlet ve politika yaratmak için nesnel şartları kullanmıştır, pek çok konuda çelişkilidir, vs. Toptan "resmi ideoloji" dediğimiz halkanın büyük bir parçasıdır; Suphiler'in katli ortadadır; ama... Koskoca bir ama... Kapitalistleştirme hamleleri (o günün sosyoekonomik yapısı içerisinde), tepeden inmeci ve zorlayıcı da olsa reformları, localara karşı tavrı, vs. de görmezden gelinemez, bütünlük ve diyalektik bakış budur. Almanya'nın ulusal birliğini destekleyen Marks ve Engels'in tavrı devrimci ve bilimseldir, dönemin egemenleri kendi ihtiyaçlarına göre bu süreci gerçekleştirmiş de olsa iş ilericidir... Gerçekleri hayal dünyamızla karıştırmayalım, De Gaulle örneğini yineliyorum. Sınıfsal dönüşüm, iktidar değişimi, vb. anlarda her hareket otoriteyi tek elde toplar, işçi sınıfı da bunu yapacaktır. İnsan hakları ve demokrasi savunucuları, hümanistler kalkıp da bizi eleştirdiklerinde özür mü dileyeceğiz? Komünistlere düşen burjuva sınıfının hamlelerinden yararlanabilmektir, onlardan sosyalistçe işler beklemiyoruz zaten. Ha bire şu şöyleydi, bu böyleydi desek nolacak? Birkaç yıllık hamlelerden sonra her burjuva hareketi gibi M. Kemal ve kadrosu da değişime ayak diremeye başlamış, kendi iktidarını sürdürmenin yollarına bakmıştır. İyi de buna niye bu kadar şaşırıyoruz ki, burjuvazi kalleştir zaten... Aşmanın yolu ise devrimdir...
Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki güç ve çıkar ilişkilerinin sınırları belirlediğini biliyoruz; ama öte taraftan özellikle İngiliz (sömürgecilikte ve yağmada tecrübeli) ve Alman (genç kapitalist, aç yağmacı) devletleri tarafından iki kampa ayrılan burjuvazinin büyük çatışması, ekonomik buhran, Sovyet Rusya'nın kuruluşu, yer yer Anadolu'da sürdürülen mücadele, anlaşmalar, vs. hepsi birden Türkiye'yi ortaya çıkarmıştır. Lenin ve dönemin burjuva dergilerinin kimi değerlendirmeleri değişkendir, her konuyu incelemeye yetişemiyoruz tabi; ama şunu da söyleyelim; kapitalist gelişimine rağmen Türkiye'ye hiç de hoş gözle bakılmamıştır, olayı sadece M. Kemal ile sınırlandırmayalım.
M. Kemal'e ve Stalin'e (iki isim üzerine değerlendirmeler çok benzerlik taşır, yöntemdeki mutlaklık açısından) hayran da değilim düşman da... Sevgiyi de attık nefreti de... İnceliyor ve büyüyoruz... Anlamaya ve aşmaya çalışıyoruz, bu kadar...”