21 Temmuz 2011 Perşembe

Yol, âşk ve sevgi - Murat Naroğlu

Yol, âşk ve sevgi

İnsan, sahip olduğu bilinç ve beyin yapısı, psikolojik özellikleri ile son derece ilgi çekici bir canlıdır. İçerisinde bulunduğu maddi dünyadan başlayarak yaşadıkları, karşılaştıkları, okudukları ve tartıştıkları aracılığıyla, birbirine karşıt gibi görünen noktalara bile adım atabilir. Kendisi, üzerinde çok düşünmese de, aslında sürekli bir değişimin içerisindedir ve etkisine maruz kaldığı faktörler, birbiriyle ilişkili ve çok çeşitlidir. Tüm bunlarla aslında her birimiz birer yol inşa ederiz hayatımızda. Büyük çoğunluk için bu süreç kendiliğinden yaşanır; ki bir sorundur bu, çünkü bilinçli müdahale eksiktir böyle yollarda ve tabi böyle âşklarda.

Yol, âşk ve sevgi dedik, başlığımızı böyle paylaştık. İnsanın, bir yürek taşıdıkça her an karşı karşıya kalabileceği duyguların en heyecan verici olanlarından biridir sözü edilen. Hâl böyleyken, mevcut toplumdaki birey, yaşadığı, daha doğrusu büyük oranda yaşamak mecburiyetinde olduğu hayat biçimini sorgulayıp kavrama çabasında değildir. Bu sağlıksız zemin üzerinde vuku bulduğu söylenen âşklar da ne yazık ki kalıplar ve kanıksanmış yargılar üzerinde temellenmektedir. Yukarıda, bilinçli müdahalenin eksikliğinden kastedilen ana fikir budur. Henüz kendi yalnızlığı ve karakteri, potansiyeli, hayat koşullarına ilişkin belirli bir dünya görüşü, düşünce ve hareket bütünlüğü oluştur(a)mamış veya oluşturma çabasına girmemiş kişi, âşk gibi tehlikeli sulara dalmaktadır. Sonrası ister klişeleşmiş (u)mutsuzluk tabloları, ister aile/evlilik gibi kavramlarla süslenmiş sahte/aldatıcı mutluluk tasvirleri olsun, aslolan bireyin ölümüdür. Kendi bireyselliğini oluşturup da yalnızlığıyla yüzleşememiş, toplumsallık içerisinde karakterini konumlandıramamış kahramanımız, bir yerlere bağlanma güdüsüyle hareket ettiği an, sürüleşir. Hayat, bu tip örneklerle doludur; futbol fanatizmi, örgütlere körü körüne bağlılık, güç tapınmacılığı, çoğunluğu takip etme, vb. En nihayetinde ise, yazımıza konu olan âşk ve sevgide rastlıyoruz böylesi bir soruna. Hayat yoluna akıl ve bilginin öncülüğünde, irade koyulmazsa, o yolun en göz alıcı duraklarından olan âşk, hem değerini yitiriyor hem de âşığı yok ediyor. Şimdi, yarayı biraz daha açalım.

Âşka bir tanım aramanın beyhude bir çaba olduğunu düşünenlerdenim1, sevgiye dair de aynı şeyleri söyleyebilirim. İkisinin bir arada olabileceği ilişkilerin varlığı, sanırım herkes için daha arzulanır durumdadır. Bir benzetme yapmayı deneyerek, âşkın zekâ ve yaratıcı tutku; sevginin ise emek ve disiplinle beslenen bir bilimsel çalışma olduğunu kabul edeceğim. Takdir edersiniz ki, hakiki bilim tarihinin sizi anması için emek ve zekânın birbirini kuvvetlendirici bağına ihtiyacınız vardır. Sürüleşmiş bireylerimiz ise, aşağıda açıklayacağımız gibi ne gerçek âşıktırlar ne de sevgi sahibidirler; benzetmemize dönersek onlar ne zeki ve yaratıcıdırlar ne de bilim için emek verirler.

21. yüzyılın ilk on yılını geride bırakmış kapitalist bir sosyo-ekonomik formasyonda yaşıyoruz, yaşamaya çalışıyoruz. Büyük çoğunluğumuz ücretli köleler olarak, hayatta kalmak için işgücünü satmaktan başka seçeneğe sahip değil. Dört bir yanımız haksızlık, emek sömürüsü, hukuksuzluk, yalan, ikiyüzlülük, savaşlarla çevrili. İçten bir gülümsemeye hasret yüzlerimize korku ve kaygılar egemen, güveni ve dostluğu yitirmiş durumdayız. Kendimize, topluma ve doğaya yabancılaşmış, bunun farkında bile olmadan yürüyoruz; omuzlar çökük, gözler solgun. Bu büyük tablonun içerisinde, birileri âşk iddiasında bulunuyorlar. W. Reich gibi “Dinle Küçük Adam” demeliyiz yeniden. Tutku ve yürek çarpıntısı sanılan o masalsı anlatımlar, bugünün bireyinde, bir yokluğu doldurma ve bağımlılık hâlini almıştır. Hangi dala konacağını bilemeyen bir kuş misali, ayakların altındaki boşluktan korkulmakta, kendi kanatlarına ve bünyesine güvenip uçabilmek hiç düşünülmemektedir. Yanında ıslık çalacak birilerinin varlığını biliyor olmanın rahatlığıdır insanları çeken. Yalnızlık ve sıkılganlık ihtimali, bağları kuvvetlendirmekte, üstelik bir de evliliğe yol açmaktadır. Bir süre sonra, ikili ev hayatına renk katmak düşüncesi, çocuk sahibi olma fikrini uygulamaya büründürür. Her şey olağandır mevcut algılara göre, okul-iş-aile herkes için tek doğru çözüm olarak sunulur. Sınıflı toplumun üzerine bir de kadın oluşuyla eziyet çeken, yetmezmiş gibi çalışma hayatından soyutlanmış kadın için, annelik kurtarıcı olur. Çocuk, kimi durumlarda babayı da kapsayacak şekilde, ailenin isteklerinin rotasına girer ve özellikle anne, tüm benliğini bu sevgiye bırakır. Bir kez daha düşünelim, zemini böylesine sığ ve korkunç süreçlerde tutkuyu veya coşkunluğu görebilen var mı? Yoksa Raif bey, “Yüzbaşının Kızı” sadece romanlarda mı kaldı?

Bir kolumuzu yitirdik, devam ediyoruz yürümeye; elimizde hiç olmazsa sevginin kaldığını düşünerek. Garip bir taşkala içinde koştururken üzerinde durup düşünmediğimiz nice kelimeden, cümleden biridir “Seni Seviyorum” demek. Şıklık ve karmaşa, böylesi kolay anlaşılır gibi görünen sadeliklerin arkasında olmalıdır aslında. Bunları anlamak ve “yapmak, en iyi söyleme tarzıdır”2 diyebilmek için güçlü, bireyselleşebilmiş bireyler gerekir. Tersi durumda yargılara varmak kolaylaşır, zamana dayanıklı yapılar inşa edilemez olur. Mevcut ilişkilere egemen olan genellikle böylesi bir özelliktir. Kendini tanımak ve aşmaktan uzak karakterler, iç dünyalarında mutsuz, huzursuzdurlar. Bu durum, emek verip sevgi örmelerine engel olmaktadır. Tahammülsüzlük ve güven sorunu yaşanır, suçlamalar artar, engeller aşılamaz, yapay bunalımlar oluşur. Ayrılıklar yıkıcılaşır ve yaşamın tüm güzelliklerini algılama yeteneğini yitirmiş zihinlere, her şey, içinden çıkılması imkânsız bir bataklığın parçası olarak görünür. Sevgi, birbirini anlamak ve karşılıklı katkı koymaktır; oysa potansiyelleri doğrultusunda “yüce-kendim”i geliştirmek kaygısı gütmeyenler, taş üstüne taş koyamaz hâldedirler ve sohbetler bayağılaşır. Kendini sürekli yenilemek ve dönüştürmek için gerekli heyecan bilim, sanat, teknikte aranmaz da birbirini yineleyen sürprizler, hediyeler beklenilir. Gündelik yaşamı paylaşmaktan birlikte üretmek ve hayatı dönüştürmek değil de alışverişlerde, kafe buluşmalarında, gece eğlencelerinde vakit geçirmek anlaşılır. Bugün, vazgeçmeyi bilen, kıskançlığı en azından kişisel zayıflıkların giderilmesi anlamında aşan sevdalılarımız çok düşük sayıdadır. Bitişlere olgunlukla yaklaşabilecek kadar zengin dünyaları olanlarımız ne kadar da azdır. Bir kez daha düşünelim; zemini böylesine sığ ve korkunç süreçlerde sevgiyi veya emeği görebilen var mı? Yoksa Kuyucaklı Yusuf, Lopuhov sadece romanlarda mı kaldı?

Âşk ve sevgi, bizden uzaklaşır; açık denizlere, okyanuslara doğru son sürat yol alırken her birimize, gerçekleri söyleyip düşüncelerimizi sarsacak bir Rahmetov gerekiyor. Hayatımız bir yol, sevda ise özel bir durak. Aslolan onu, yeni insanı yaratma mücadelesine bağlayabilmek. “Modern keşişler”, sözüm sizleredir; temel ilkeleri kuvvetli bir dünya görüşünün eylem kılavuzluğu ile yürümek, mücadele etmek, başlı başına mutluluk içeriyor. Çoğunluk için bu sıkıcı, durağan gibi görünse de müthiş devinimler barındırıyor özünde. Ayrılsak bile duraktan veya hiç uğrayamasak, yüreğimiz yangın yeri olmaya devam etsin; varsın gitmesin sevgilinin hayali menzilimizden… Geleceği kuracak olan ellerimiz, elbet devrimin zafer şarkılarını yârimizle beraber dökecektir kâğıda...

1: “Bence aşk, bir türlü uygun ölçülerde kıyafet bulamayacağımız bir beden gibidir, evrensel bir tanım, standart bir kıyafet dikme çabası beyhudedir.”

http://www.yilmazodabasi.com.tr/yazi-240-KAPiTALiZMiN-SARMALiNDA-AsK-EVLiLiK-VE-AiLE-MURAT-NAROgLU.html

2: José Martí

Murat Naroğlu

06/07/2011