28 Temmuz 2010 Çarşamba

"Yeni" Orta Sınıf - Kurtuluş Cephesi

“Yeni” Orta Sınıf

"Bugüne kadarki küçük [alt] orta tabakalar –küçük sanayiciler, bakkallar ve rantiyeler, esnaf ve çiftçiler–, bütün bu sınıflar, kısmen küçük sermayeleri büyük sanayiyi işletmeye yetmediğinden ve büyük kapitalistlerin rekabetine dayanamadıklarından, kısmen onların becerilerinin yeni üretim yöntemleri karşısında değer yitirmesinden dolayı, giderek proletaryanın düzeyine inerler. Böylece proletarya, nüfusun tüm sınıflarından yeni üyeler kazanır...

Orta sınıflar, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, bütün bunlar, çöken orta sınıf olarak kendi varlıklarını korumak için, burjuvaziye karşı savaşırlar. Yani onlar, devrimci değil, tutucudurlar. Dahası gericidirler, tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışırlar. Eğer rastlantıyla devrimci olurlarsa, proletaryaya katılmak durumunda kaldıklarını gördükleri içindir; bu yüzden de o andaki çıkarlarını değil, gelecekteki çıkarlarını savunurlar, kendi bakış açılarının yerine proletaryanın bakış açısını geçirirler..." (Marks-Engels, Komünist Manifesto.)

Önce sosyoloji ile marksizmin karıştırılmasına açıklık getirmek gerekiyor.

Kimilerine göre, Marks, gelmiş geçmiş en büyük sosyologlardan birisidir ve hatta sosyolojinin oluşmasında temel bir role sahiptir. Bu iddia sahipleri, marksizmi bir sosyolojik "ekol"e, akıma indirgerler ve bu indirgemeye bağlı olarak da marksist sosyolojiden söz ederler. Kendi terimleriyle, marksizm, sosyolojinin "ekonomist okulu"nu oluşturur ve doğal olarak da Marks-Engels bu sosyoloji okulunun kurucuları olarak kabul edilir.

Gerçekte sosyoloji, insan toplumunun alt bileşenlerinin ve katmanlarının araştırılması ve tahlil edilmesidir. Bu yönüyle sosyoloji, aile, köy, kent, devlet, sendika, seçmen topluluğu vb. kategorilerde çalışır. Marksizm ise, insan toplumunun sınıflardan oluştuğunu ve sınıfların da üretim sürecindeki konumlarla belirlendiğini kabul eder.

Sosyoloji açısından "orta sınıf", herhangi bir zaman dilimindeki herhangi bir toplumun bir kategorisidir; sosyolojik toplumsal piramidin üstü ile altı arasında kalan ("orta") kesimlerden oluşur. Bu yönüyle antik Yunan’dan başlayarak feodal ve kapitalist toplumlarda da "orta sınıf"tan söz etmek olanaklıdır. Örneğin devrim öncesi feodal Fransa’da gelişen burjuvaziyi tanımlayan "orta sınıf" terimi, aristokrasi ve ruhban sınıfı/tabakası arasında kalan "orta tabaka"dır ve bu yüzden "tiers etat", yani "üçüncü tabaka" olarak adlandırılır. 1789 Fransız Devrimi’yle "üçüncü tabaka", yani burjuvazinin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte "orta tabaka" ya da "orta sınıf" terimi kapitalist toplumdaki küçük-burjuva sınıfı tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır.

İşte bu tarihsel gelişime rağmen ideolojiden ve sınıflardan yalıtılmış sosyoloji, "orta sınıf" terimini kullanmayı sürdürmüştür. Bunlara göre insan toplumu bir bütündür (tek bir "sınıf") ve bu sınıflar kendi içlerinde "üst", "orta" ve "alt" bölümlere ayrılır. Bu üç kategori içinde "orta" kesim ya da "orta sınıf" en akışkan ve geçişken toplumdur. "Alt"tan "orta"ya, "orta"dan "alt" ve "üste", "üst"ten "orta"ya ve daha "üst"e (tekel) doğru bir akışkanlık vardır. Dolayısıyla "orta sınıf", 0 kan grubu gibidir, "alt" ve "üst" sınıflara geçişi sağlayan genel ve ortak verici olarak kabul edilir. Dolayısıyla da, bu "0 kan grubu" sosyolojinin ana ilgi alanını oluşturur.

Tarih içinde serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüşmesiyle birlikte yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkmıştır. Artık "alt-orta-üst" sınıfların ötesinde "tekelci" kesimler, finans oligarşisi ortaya çıkmıştır. Doğal olarak bu yeni ilişki içinde "orta sınıf"lar da yeni bir biçim almaya başlamıştır. İşte kapitalizmin emperyalist aşamadaki gelişiminin küçük-burjuvazide meydana getirdiği değişim, sosyologlar ve ekonomistler tarafından "yeni orta sınıf" olarak tanımlanmıştır.

Paul Sweezy, "yeni orta sınıf"ın gelişimini, II. yeniden paylaşım savaşından sonra üretimde meydana gelen büyük artışın ticaretin/dağıtımın boyutlarını olağanüstü artırmasına bağlar. Öyle ki, tekelci burjuvazi artan üretimini pazarlayabilmek için dağıtım alanına (reklamcılık sektörü, satış mağazaları vb.) büyük yatırımlar yapmıştır. Böylece bu dağıtım/ticaret alanındaki yatırımlarla yeni bir istihdam alanı açılmış ve çok büyük sayıda üretken olmayan emek-gücü istihdam edilmiştir. Aynı zamanda bu istihdam aracılığıyla yeni bir tüketici kitlesi yaratılarak yeni talep ortaya çıkarılmıştır.

Sweezy, bu gelişmenin toplumsal (sosyolojik) ve siyasal sonuçlarını şöyle ifade eder:


"Sanayi bürokratlarının, serbest meslek sahiplerinin, öğretmenlerin, devlet memurlarının vb.nin oluşturduğu ve merkezileşme ve yükselen hayat standartları sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ‘yeni orta sınıf’, dağıtım faaliyetleri ile meşgul olanların büyük bölümünü oluşturan satıcılar, reklam alanları, gazeteciler ve ücretliler ordusuyla daha da artmıştır. Nüfusun bu öğeleri göreli olarak daha iyi ücret alırlar ve öznel açıdan onları az ya da çok kapitalist ve toprak sahipleri sınıfına bağlayan bir yaşam standardından yararlanırlar. Diğer taraftan, kapitalizm altında bunların bir bölümü gelirlerini dolaylı ya da dolaysız olarak artı-değerden sağladıkları için, artı-değerin azalması bunlara zarar verir ve bu nedenle çıkarlarını egemen sınıfların çıkarlarıyla bağlayan nesnel bir bağ da vardır. Her iki nedenden dolayı, yeni orta sınıf işçilerden ziyade kapitalistler için toplumsal ve siyasal bir destek sağlama eğilimindedir. Diğer bir ifadeyle, bu sınıfın üyeleri, kapitalist generallerin liderliğini derhal kabul eden bir ordu oluşturmaktadır."[1*]

Sweezy bu satırları 1946 yılında yazmıştır. Ve bugün, yani 64 yıl sonra, "yeni orta sınıf", Prof. Dr. Sencer Ayata’nın CHP yönetiminde yer almasıyla ülkemizin gündeminin ilk sıralarına yerleşmiştir. Hatta Sencer Ayata "yeni orta sınıf" teorisinin ilk kurucusu olarak sunulmuştur.

Sencer Ayata’ya göre, "geleneksel orta sınıf", yani "yeni orta sınıf"tan önceki "orta sınıf", daha çok çiftçiler, esnaf, sanatkâr, mahalli tüccarlardan oluşur ve "çok yakın zamana kadar Türkiye’de nüfusun %90’lara varan kesimi"dir. "Yeni orta sınıf" ise, "sanayileşme ve özellikle son dönemde bilgi ekonomisi dediğimiz sürecin ilerlemesiyle ortaya çıkan birçok yeni ekonomik faaliyet alanı ve sayısız yeni meslek"lerden oluşur. "Kendi hesabına çalışan doktorlar, mimarlar, dişçiler, avukatlar, bunlar da yine yeni orta sınıftır. Profesyoneller diyoruz. En ciddi geliştiği alanlardan biri de finans sektörü, bankacılık, sigortacılık... Üretim hizmetleri, sosyal hizmetler alanlarında çalışanlar. Tabii kamu yönetimi alanı da... Öğretmenler, mağazalarda çalışan şık giyimli tezgâhtarlar, otellerde, bürolarda çalışanlar, sekreterler, hemşireler..." "yeni orta sınıf"ı oluşturur.

Gerek Sencer Ayata, gerekse başka siyasal sosyologlar, özellikle de "sosyal-demokrasi" araştırmacıları bu "yeni orta sınıf"ın Avrupa’da sosyal-demokrat partilerin yeni tabanını oluşturduğunun altını çizerler. Buradan yola çıkarak da, solun, sosyal-demokratların bu "yeni" taban üzerinde "siyaset" yapmalarını önerirler.

Onların sözünü ettiği orta sınıf politikası, 1990’ların ortasında, yani SSCB’nin dağıtılmışlığı sonrasında Avrupa sosyal-demokrat partilerde (özellikle İngiltere ve Almanya) ortaya çıkan "neo-liberal sol" politikadan başka bir şey değildir. Bu "neo-liberal" ("yeni-liberal") politikaların İngiltere’deki temsilcisi Tony Blair, Almanya’daki temsilcisi Gerhard Schröder ve uluslararası finans çevrelerindeki temsilcisi Soros’tur. Bunların çizgisi, "üçüncü yol" (The Third Way) ya da "yeni orta" (Die Neue Mitte) olarak pazarlanmıştır. Bu söylem, 1997 seçimlerinde Tony Blair’ı iktidara taşırken, Gerhard Schröder 1998 seçimleriyle iktidara gelmiştir.

Bu söylemin ve "teori"nin temel savı, "yeni orta sınıf"ın toplumun önemli bir bölümünü oluşturduğu ve buna dayanan partinin iktidara gelebileceğidir. Sencer Ayata’nın sözlerinde de ifadesini bulan "bilgi ekonomisi" ya da "bilişim sektörü"ndeki gelişmelerin böylesi etkin ve nicelik olarak güçlü bir "yeni orta sınıf" yarattığı varsayılmıştır. Ne yazık ki (!) bu varsayımın, "yeni orta sınıf"ın gerçek temelini (Sweezy’nin 1946’da ifade ettiği gibi, çok daha eskilere ve dağıtıma/ticarete dayanan temelini) görmezlikten gelerek herşeyi "bilişim sektörü"ne bağlaması, 2005’de bu "yeni orta"nın, "neo-liberal sol"un (ve ABD’de "neo-con"ların) yok olduğunu da kabul etmeyi gerektirir.

Bu yok oluşun temelinde ise, 2000 dünya ekonomik bunalımı yatar. 2000 bunalımı koşullarında dünyanın en büyük "iletişim-bilişim" şirketlerinden Enron (2001) ve WorldCom’un (2002) iflası bir dönemin sonunu getirmiştir. Mart 2000’de başlayan ve 1997 Asya kriziyle birleşen dünya ekonomik bunalımında "beyaz yakalı işçiler", yani "yeni orta sınıf" büyük ölçüde işsiz kalmıştır. Benzer bir gelişme Şubat 2001 krizi sonrasında Türkiye’de de yaşanmıştır. Binlerce banka çalışanı, gazeteci, reklam şirketi çalışanı işsiz kalmıştır.

Nasıl ki, Şubat 2001 krizi AKP iktidarının önünü açmışsa, Mart 2000 dünya ekonomik bunalımı da "üçüncü yol"cuların sonunu getirmiş ve sağ partilerin iktidarına yol açmıştır.

Burada en temel yanılgı, sosyoloji ile siyasetin, sınıflar ile tabakaların birbirine karıştırılmasıdır. Sınıfları ve sınıfsal tahlilleri dışlayan sosyolojik tahlillerle yapılan siyasetle varılacak yer, elverişli bir konjonktüre bağlı olarak meydana gelen "fırsatlardan yararlanma"dan öteye geçemez.

Kemal Kılıçdaroğlu’lu CHP’nin ne kadar bu yanlış "yeni orta sınıf" teorisine uyum sağlayacağı bilinmese de, bu teorinin konjonktürel özelliği ve sonuçları kalıcılığı değil, geçiciliği niteler. Bizim gibi ülkelerde ise, "yeni orta sınıf"denilen yeni işgücünün, iddia edilenin tersine "bilişim sektörün"deki yeni istihdama değil, hizmetler sektöründeki genişlemeye ve özellikle de kadın emeğine dayandığı da bir başka gerçektir.

Dipnotlar
[1*] P. Sweezy, “Emperyalizm”, Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı, s. 58.

Kurtuluş Cephesi

Mayıs-Haziran 2010